Yenilgi Üzerine
Sosyal medyada birbirimize hayatlarımızın güzel anlarını gösteriyoruz
Ece Temelkuran’ın bir köşe yazısında “Biz ne zaman böyle olduk?” diye sorduğunu okumuştum. Yazının hangi siyasi olay üzerine yazıldığını, bugün açıkçası hatırlamıyorum. Fakat Temelkuran’ın “böyle” derken neyi kastettiğini hatırlıyorum: Ne zaman sürekli kazananın yanında olmaya, kazanan tarafta yer almaya bu kadar önem verir olduk?
Bugün düşündüğümde, bunun yalnızca siyasi iktidarlarla açıklanabilecek bir mesele olduğunu düşünmüyorum. Elbette 22 yıllık, büyük ölçüde inanç üzerine kurulmuş bir iktidarın uzun süre devam etmesinin, kuşakların değişmesinin ve insanların uzun yıllar boyunca aynı siyasi yapının kazandığına tanıklık etmesinin bu zihniyet üzerinde bir etkisi vardır. Fakat bana kalırsa asıl büyük değişimin kaynağı teknolojik gelişmeler ve özellikle sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni kitle iletişim biçimleridir.
Eskiden belirli kitle iletişim araçları vardı. Televizyon, gazete, radyo ve sinema gibi araçlarda çok büyük kitleler, kendilerinden nicel olarak çok daha küçük olan ve çoğu zaman neyi göreceklerini, neyi duyacaklarını belirleyen başka bir kitleyi izliyordu. Büyük kitleler nicel olarak büyük, fakat nitel anlamda daha edilgen tarafta duruyordu. Bu durum ister istemez insanın güçle, zenginlikle, başarıyla ve üstünlükle kurduğu ilişkiyi de başka türlü şekillendiriyordu.
Belki burada Nietzsche’nin efendi ahlakı ve köle ahlakı kavramlarını hatırlamak gerekiyor. Tarih boyunca güce sahip olanla olmayan, kazananla kaybeden, yönetenle yönetilen arasındaki ilişki üzerine düşünülmüş, özellikle Ortaçağ Avrupa’sından modern dünyaya uzanan süreçte zenginlik ve güç her zaman bugünkü kadar açık biçimde kutsanmamıştı. Evet, insanlar zengin görünürlerdi ama mutlu olmayabilirlerdi. Kazanan tarafta olmak her zaman ahlaki olarak en üstün olmak anlamına gelmezdi.
Türkiye’de de bunun karşılığını görmek mümkündü. Yeşilçam filmlerinde “fakir ama gururluyuz” diyen Yaşar Ustalar vardı. Elbette bu, bir ölçüde yoksulluğa karşı geliştirilen bir teselli mekanizmasıydı. Fakat sadece bundan ibaret de değildi. Fakir olmanın, kaybetmenin veya güçsüz durumda bulunmanın insanın bütün değerini ortadan kaldırmadığını söyleyen bir tarafı da vardı. Türkiye Milli Takımı’nın 8-0 yenildiği maçın ardından atılan “Yenildik ama ezilmedik” manşetinde de buna benzer bir anlayış vardı. Sonuçta yenilmiştik ama yenilmek, bütün değerlerimizi kaybetmek anlamına gelmiyordu.
Bugün ise bambaşka bir yerdeyiz.
Artık herkes biraz Foucaultcu. Herkes güç ilişkilerinden, iktidarın nasıl çalıştığından, insanların aslında uzun zamandır güce yanaştığından söz ediyor. Bunları kitaplardan okumamış olanlar bile hayatın kendisinden öğreniyor. İnsanlar, güç sahibi olanın yanında olmanın, güçlü olanla aynı tarafta bulunmanın ne kadar önemli olduğunu artık çok daha erken fark ediyor. Herkes bir güç odağına yanaşıyor. Bunu anlamak da aslında çok zor değil. Hatta bunun eleştirilemeyecek kadar anlaşılır tarafları bile var. İnsan neden kaybedenin yanında olsun? İnsan neden kazanma ihtimali olmayan bir tarafı desteklesin? Tarih ezelden beri böyle işledi denilebilir.
Fakat beni rahatsız eden şey de tam olarak bu değil.
Can sıkıcı olan, bunun artık yalnızca insanların içinden geçirdiği bir hesap olmaktan çıkması. Bir seçimde, bir yarışta, bir kavgada, bir tartışmada tarafların birbirlerini açık açık “Bu kazanacak, sen de bu tarafta olmalısın” diyerek ikna etmeye çalışması. Daha da acı olan ise, ikna edilmeye çalışılan kişinin dönüp “Peki, kazanır mı?” diye sorması. Çünkü artık yenilen tarafta olmak istemiyor. Savunduğu şeyin doğru olup olmadığı, haklı olup olmadığı, ne getirip ne götüreceği, neye hizmet edeceği ikinci planda kalıyor. Önce kazanacak mı diye bakılıyor.
Belki de en büyük değişim burada.
Bir tartışmada insanların birbirini ikna etmek için kullandığı argümanların değiştiğini görüyoruz. Eskiden “Bu doğru olduğu için”, “Bu adil olduğu için”, “Bunun sonucunda insanların hayatı daha iyi olacak” gibi cümleler kurulurdu. Şimdi ise bazen elde kalan tek argüman “Zaten onlar kazanacak” oluyor. Sen hiç olmazsa kazanan tarafta ol. Bunu yalnızca siyaset için söylemiyorum. Hayatın çok farklı alanlarında aynı mantıkla karşılaşıyoruz.
Yaşam alanlarında yapılması planlanan GES projelerinde bile insanlar, en küçük ve en makul uzlaşmacı tekliflerini dahi şirketlere iletmekten çekinebiliyor. Çünkü karşısındaki tarafın kazanacağını düşünüyor. Siyasi partiler bölünürken insanların ilk baktığı şey, hangi partinin gerçekten ne söylediği değil, hangi taraftan kimin çıkış yapacağı olabiliyor. Bir yarışta, daha yarış başlamadan kimin kazanacağı konuşuluyor. Bir kavgada kimin güçlü olduğu, bir tartışmada kimin daha çok kişiye sahip olduğu, bir seçimde kimin önde olduğu üzerinden taraf belirleniyor.
Ve bütün bunlar olurken, aradaki insanları ikna etmeye çalışanların ellerindeki tek argümanın yapılacakların ne getirip ne götüreceği olmaması; insanların önüne “Zaten bunlar kazanacak, sen hiç olmazsa kazanan tarafta ol” cümlesini koyması bana acı geliyor.
Daha da acısı, bazen insanlara açıkça “Bunu kendin için talep et” denilmesi. Yani savunduğun şeyin başkasına, topluma, yaşadığın yere veya ortak bir değere ne sağlayacağını anlatmak yerine, “Sen bundan ne kazanacaksın?” sorusunun ortaya konulması. Sanki insanın kendisinden daha büyük bir şey için mücadele etmesi artık anlamsızlaşmış gibi.
Belki de asıl can sıkan şey budur.
İnsan hiç değilse yalan da olsa başka argümanlarını sunabilmeli. Bir insan savunduğu şey için biraz olsun inanıyor olmalı. Bir şeyin sadece kazanacağı için değil, doğru olduğuna inandığı için arkasında durabilmeli. Çünkü hayat, sosyal medyada bize gösterilen hayatlar gibi sürekli kazananların, yükselenlerin, güzel yaşayanların, güçlenenlerin ve doğru zamanda doğru tarafta duranların hayatından ibaret değil.
Sosyal medyada birbirimize hayatlarımızın güzel onlarını gösteriyoruz. Kazandığımız anları, güzel evlerimizi, arabalarımızı, tatillerimizi, başarılarımızı, yükselişlerimizi, alkışlarımızı gösteriyor. Kimse yenildiği günü uzun uzun anlatmıyor. Kimse kaybettiği seçimi, başarısız olduğu işi, reddedildiği başvuruyu, vazgeçmek zorunda kaldığı hayalini veya kimsenin görmediği mücadelelerini aynı iştahla paylaşmıyor. Böylece biz de hayatın kendisini değil, hayatın seçilmiş sonuçlarını izliyoruz. Yeni izleyen kütlelerde edilgen bir öğrenim içinde bir paylaşım yapan biri olmasa da hayatın başka alanlarında kazanan tarafta olması gerektiğini düşünüyor.
Belki de bu yüzden yenilgi artık yalnızca bir sonuç değil, kaçınılması gereken bir kimlik haline geliyor. Belki insan olmanın önemli taraflarından biri de budur.
22 yıllık bir “inanç iktidarı” döneminden sonra insanların artık herhangi bir inancın peşinden gitmemesi bana ayrıca düşündürücü geliyor. O iktidarı ilk kez iktidara getiren şeylerden birinin de inanç olduğunu unutmuş gibiyiz. İnsanların bir dönem yalnızca kazanacağı için değil, gerçekten inandığı için bir şeyin peşinden gidebildiğini unutmuş gibiyiz.
Teknoloji, özellikle de sosyal medya, bize insanın yalnızca ne düşündüğünü değil, hangi tarafta olduğunu da sürekli gösteriyor. Hepimiz kimin kazandığını biliyoruz. Hepimiz kimin güçlü olduğunu biliyoruz. Hepimiz kimin yükseldiğini, kimin düştüğünü, kimin alkışlandığını ve kimin yalnız kaldığını birkaç saniye içinde görebiliyor.
Bu kadar çok insanın birbirinin hayatını görebildiği bir dünyada, kaybeden olmak eskisinden çok daha görünür hale geldi.
Belki de bu yüzden artık insanlar yalnızca kaybetmekten değil, kaybeden olarak görünmekten de korkuyor.
Oysa yenilgi her zaman kötü bir şey değildir. Hatta bazen insanın inandığı şeyin değerini gösteren tek şey, o şey uğruna kaybetmeyi göze alabilmesidir. Kazanacağını bildiğin bir şeyi savunmanın ahlaki bir bedeli yoktur. Asıl mesele, kaybedebileceğini bilerek bir şeyin yanında durabilmektir.
Belki de bizim yeniden hatırlamamız gereken şey budur: Kaybedenin yanında sevinmekten haya ettiği dönemlerin de olduğu dönemler hatırlanmalı belki de.
Ve belki de hiçbir zaman farkına varamayacağız; yenilgi yenilgi büyüyen, inançla kazanılmış zaferlerin tadı, önümüze hazır serilmiş zaferlerden katbekat daha güzeldir.